Bu yazıyı anlamak için ne bu oyunları oynamış ne de gamer olmanız gerekiyor. Yola birlikte çıkarsak, anlatmak istediğimi anlayarak ayrılacağınıza söz veriyorum.
2020'de çıkmış iki oyun: Assassin's Creed Valhalla ve Ghost of Tsushima. İkisi de AAA, yüksek bütçeli ve yüksek satışlı oyunlar. Yani indie ile AAA'yı değil, elmayla elmayı karşılaştırıyoruz. Mekanikleri de üç aşağı beş yukarı aynı: Düşmanın ele geçirdiği alanlar temizlenir, NPC'lerle konuşulur, hikâye açılır, karakter güçlenir. Bu tarz açık dünya oyunlarında malum bir problem vardır: Tekrar kaçınılmazdır.
Ancak Valhalla'da bir yerden sonra bu tekrar, oyunu oynamaktan çok to-do list temizlemeye dönüşüyor. Ghost of Tsushima ise beni yalnızca ilerlemeye değil, taraf olmaya çağırıyor. Adaların özgürleşmesi checklist gibi değil; ülkesine karşı görevi olan bir adamın yükü gibi hissettiriyor.
Okan aynı Okan, oyunlar aynı, tepkim bambaşka:
Immersion sadece iyi grafik, sinematik kamera veya devasa harita demek değildir. Oyuncunun doğru anda doğru düşünceyi düşünmesini sağlamak da bu işin bir parçası, belki de en önemli parçası.
Bana samuray öğretilerini anlatan amcama "Şu an savaştayız. Senin yöntemlerin çalışmıyor" diye kızıyorsam; yan görev veren NPC'leri haritadaki ünlem işaretleri gibi değil de "Kim bu köyün delisi, getirin konuşacağım" diye görüyorsam, belli ki oyun benim kalbimde bir yer etmiş demektir.
Burada kullanıcı davranışının marka tarafından eğitilerek değişmesi tarafında da iyi bir ders var. Oyunun başında "Ben tüm düşmanlarıma gözlerinin içine bakarak saldıracağım, samurayın yolu budur" derken; karakter gelişimiyle beraber, önce kendime yediremesem de bir anda bir suikastçıya, evet Assassin kelime oyunu, dönüştüm.
Ve bu fikre alıştım. Çünkü savaştayım ve eski samuray öğretileri çalışmıyor artık.
İyi storytelling tekrar eden mekaniği ortadan kaldırmaz. Oyuncunun o tekrarı neden yaptığını unutmamasını sağlar. Hikâye, to-do list gibi gelmeye başladıysa sistem görünür hâle gelmiştir.
Ghost of Tsushima'ın Assassin's Creed Valhalla'dan daha iyi bir oyun olduğunu düşünüyorum ama bu yazının derdi o değil. Özünde söylemek istediğim şu: İyi hikâye anlatımı hikâyeyi anlatmaz; tecrübeyi yaşatır.
O yüzden özellikle kreatif bir iş yapıyorsanız, bir iş çıkarırken şunu sormakta fayda var: "Ben kullanıcıyı A noktasından B noktasına götürüyor muyum, yoksa sadece brief'in içeriğini mi yerine getiriyorum?"
Türkiye'de reklam sektörü, müşteriler ve kreatif işlerin amiyane tabirle ayağa düşmesi elbette başka bir yazının konusu. Lütfen yabalarınızı indirin; o konuda da üç beş kelamım olacak.
O zamana kadar sevgi ve kokulu öpücüklerle kalın.
Ben de gideyim de şu Kamiagata'yı bir temizleyeyim.